15 Temmuz 2017 Cumartesi

Tarih Nefes Alır Hissedin...

 
 
  Bir Sela Okunur, Bir Millet Uyanır, Tarih Tekrar Yazılır...
  Destanın Adı "15 Temmuz"
 
  Sırlı geceler vardır, kendini duyurmak isteyen. O gecelerin güneşi başkadır, insanı başka. Sırlı geceler açmak ister sırrını, dolmak ister kulaklara, yazılmak ister tarihe. O geceler kan olup aksa da, gözyaşıyla yıkansa da, "Dur" der tarihe "Ben geldim." der. "Yaz beni destanlar arasına, kat beni şehitlerin şanına." Ve ekler "Duy Beni..."
  Öyle bir geceye uyandık ki biz, tahayyül etmesi zor. Korku değildi bizimki; tarihi yeniden yazmanın kahramanlığı ve heyecanıydı sadece. Vurup tarihin kapısına "Yaz bu zaferi de sayfalarına" demekti. "Öyle bir milletiz ki damarlarında akan kan deli, ruhu özgür, inancı sağlam." duyur bunu dünyaya, hatırlat cihana demekti.
  Gece utandı karanlığından, insan utanmadı karanlık kuyusundan. Gökyüzü bu kadar kötü insana kubbe olmak istemedi de, nasıl kötüler gökyüzünü mesken tuttu.
  Toprak bağrında acıyla çatlarcasına ağladı; analar, babalar, evlatlar, toprağa düştü. Toprak aldığı kahramanı geri verdi bu millete hiç  hesap edemediler bunu. Aşkları düştü yaktı toprağı, sonsuz oldu aslında sevdaları hesap edemediler. Gökler korur bu milleti, göklerdeki orduyu hesap edemediler.
  Bizi hatırlamak isteyenlere, bizler Hamdolsun o gece hatırlattık kendimizi. Şehidim hakkını helâl et; ne sana yaraşacak insanım, ne sana yaraşır yazdıklarım. Beni tanımadan benim için içtin şehadet şerbetini. Affet beni...
  Ve o gece sabah oldu. Çünkü kararların üstünde bir karar vardı. Göklerin asıl sahibi vardı. Gecenin sahibi vardı. Tendeki canın sahibi vardı. Al bayrağın asıl sahibi vardı. Tekbirlerin sahibi, bu milleti muzaffer eyledi...
  Çünkü yenilmez olan İmandır. Rabbim'in izniyle de yenilmeyecek. Ve bizlere inancımıza yakışmak düşer...
  "Vatan Sevgisi"nin üstünde bir ideoloji, siyaset, politika olmaz. Eğer bu çemberde birleşemiyorsak sevgimizde bir sorun var demektir. Eğer "Vatan Sevgisi" birleştiremiyorsa bizi, ayrılığın karanlığına düşmüşüz demektir. Çünkü gerçek sevgi hesapsız olur.
  O gece evine dönmemek üzere, sokağa çıkanların sevgisine bakmalı ve sevgimizi sorgulamalıyız. Ne kadarız demeliyiz...
  Ne deyim, ne yazayım... Benim aciz kalemim; böyle şanlı bir geceye, şanlı bir millete ne kelam etsin. Ne yazsam yaraşamam onun şanına.
  Rabbim minareleri ezansız, gök kubbeyi al bayraksız, milletimi vatansız, vatanımı devletsiz ve bizleri inançsız bırakmasın.
  Çünkü öylesine akmadı kanlar, öylesine okunmadı selalar, öylesine değildi bu yazılan destan. Öyle bir milletti ki bu millet gece vatanını kurtarıp sabah işine gitti. Vatan borcunu ödeyip, devletine hizmet etmek için işine gitti.
  Ne deyim aşık olunası bir tarihe sahibiz ve tarihin aşık olduğu kahramanlıklara. Tarih tanır bizi dedelerimizden, geçmişimizden ve unutmayacak geçmişine yakışır torunlarından, bugününden...
  Geçmişimden bu günüme; vatanım, bayrağım, ezanım, inancım için; şehit olan, çalışan, çabalayan, yazan, yaşayan herkesten Allah razı olsun... Benim yoktur ama varsa hakkım helâl olsun... Şehidim asıl sen hakkını helâl et bu biçareye...
  15 Temmuz gecesi Selalar bu milleti uyandırdı ve bir tarih yazıldı. Eğer uyanmayan varsa hâlâ ruhu için okunacak seladan önce kalplerine bir sela okusunlar. Çünkü kalplerin uyanması gerek, gözlerden önce kalplerin görmesi gerek. Çünkü bu kalbe "Vatan Sevgisi" bu vatana vatanını seven millet gerek...
  Vatanımızı sevelim diğer sorunları sevgimiz çemberinde çözeriz zaten... Şehitlerime sonsuz saygı ve dualarımla...
 
  A.Z.Yazar   
 

11 Temmuz 2017 Salı

Bazı Aşkların Külleri De Isıtır...



  İnsanı yenebilen yegane duygudur, aşk. Belki de aşkı yenen insanı yenemeyebilirdik. Belki de bu yüzden herkes aşka yenilirdi.
  Ve aşk sadece insana karşı duyulmaz. Bazısı  paraya aşık olur. Bazısı arabaya, kıyafete, üne...Bazısı ailesine, bir kadının gözlerine, bir adamın merhametine...
  Paraya aşık olmak bizi aşağılık yapar mı? Aslında maddeye duyulan maddi aşk kölelik yapar hepsi bu. Özgürlüğünüzden çalar. Siz olamazsınız fazla. Madde araçtır, amaç olursa aslıyla çakışır.
  Yani varacağınız durak manevi olmalı, yolculuktaki araç maddi olsun en fazla. Yoksa kaçıracağınız manzaralar çok olur.
  Yanmadan yaşayamazsınız hep yavan kalırsınız bu hayatta. Kül olamazsınız mesela. Isınamazsınız, yanmadan yazamazsınız, yaşayamazsınız bu hayatı.
  Ben yazıya aşık oldum. Yaşadığım şehre aşığım. Mavisi kadar umut eder burada insanlar, dik yokuşlar kadar inatçılar, hırçınlar. Karadeniz gibi ne zaman dalgalanacakları belli olmaz. Ama insanlıkta ve sevda da kül olana kadardır yolculukları. Yorulmazlar, yormazlar kimseyi; insanlıkta ve sevdada sağlamdırlar.
  Velhasıl kelam bazen yazmak, yazılanların okunması ihtiyacını doğurur, bazen aşkın külleri ısıtır. Bazen güneşin gözükmemesi sabah olmadığı manasına gelmez. Bazen blog yazarlarının yazı paylaşmaması; yazmadıkları, hiç yazı paylaşmayacakları anlamına da gelmez.😊😊
  İnşallah iyisinizdir...Şu yaşam denilen okyanusta gemimiz çok hasar alıyor ama yolculuğa devam etmezsek gemiyi yüzdüren su gemiye zamanla zarar verebilir. Yani ya yolculukta diğer gemilerle mücadele edeceğiz ya da yaşamımız olan okyanustan alacağız en büyük darbeyi. İnsan mücadele etmek için yaşar ve en büyük mücadele iyi kalmaktır; "İyi kalın."
  Küllerinizle ısının, zamanı geldiğinde o küllerden yeni bir ateş yakın. Belki sizin değil ama çevrenizdekilerin ısınmaya ihtiyacı vardır...Sevgilerimle...

(Bazı yazılar ortak duygulara yazılır. Bu satırlarda öyle. Hadi şimdi kaldırın kalemlerinizi, ortak acılarımıza...)
 
A.Z.Yazar    

1 Mart 2017 Çarşamba

Ben De Giderim

Yazar Uyarısı: Herkesin okuması gereken bir yazı değildir. Sadece yüreğini açanlar okusun. Uyarıyı dikkate alın, almalısınız...

  
 
  Gitmek...Gitmek zordur şu hayatta. Bir kelime ama çok acı demek. Belki veda ama yeni başlangıçlara gebe demek. Vuslatı olmaz bazı gidişlerin bazı yürekler ayrılığı doğar. Hiç aklında yokken kalbine düşer ayrılık. Aklın kabul etmez. Kalp bavulları çoktan toplamıştır ama.
  Gitmek, devrim gibidir. İnsanı önce devirir. Sonra ayağa kaldırır. Yaralanan kalpten akan kanlar tecrübe adlı yaralar oluşturur. Yola çıkmak zordur, ya çıktığın yoldan vazgeçmek. Bazen vazgeçişler kazanmaktan zor olur. Dediğimiz gibi; "Bazen vazgeçmek kazanmaktan zordur."
  Ben ne zaman giderim? Gider miyim ki? Emin olun giderim. Şimdiye kadar ki gidişlerimin dönüşleri olmadı. Bu nedenle kolay kolay gitmem. Vazgeçmem. Kalbim direttikçe "Dur" derim, "Bekle" derim. Elimden, dilimden, kalbimden geldiğince ertelerim gitmeleri. Dönüşü olmayan gidişlerde ben yaralarımı iyileştiririm. Kalanlarda yapabilse bunu ne iyi olur.
  Ben bir  yerden sebepsiz gitmem zaten. Kalbim üşür evvela. Yalnız kalır kalbim, anlayanım olmaz mesela. Kolay mı sanki gidişler, kalanlar hep mi haklı?
  Haklı demişken blogda da çok haklı insan gördüm. Haklılığın çok farklı ifade edilişlerini gördüm. Çok şaşırdım. Sahi ben bu yanlış atfetmeleri çok yaparım. Farklı sanmıştım bloğu, insanların farklı görüşlere saygı duyacağını sanmıştım. Değişik aşağılama biçimleri okudum. Canımı acıtan ne oldu peki? Yazının bunlara alet edilişi. Oysa yazı ne naiftir. Parçalamak için değil, birleştirmek içindir.
  İnsanlar birbirini çekinmeden kırıyormuş meğerse. Kötülemek ne kolaymış. İnsanlar karşıdaki için ne kolay "Kötü" der olmuş. Mesela "Kötü insanlar neden var?", "Kötülük niye var?", "Savaşlar niye var?" diye çok sorular okudum, duydum. -Tüm yazdıklarım sadece blog için değildir.- Umarsızca soruluyor bu sorular. Ben evvela kendime soruyorum, "Büşra ne kadar iyisin?" diye. Biliyorum ki her şey birikimle büyür. Kötülükler birikir daha büyük kötülükleri oluşturur tıpkı iyilikler gibi. Yani demem o ki bir kötülük yaptıysam sisteme hizmet etmişim demektir. Belki virgülden sonra ki bilmem kaçıncı milyon sayı kadar etkim olsa da olmuştur. Ha, demiyorum ki aman sorma bu soruları. Tabi ki duyarsız olmayacağız. Ama ilk olarak kendi vicdanınızı duyun. Unutmayın bu kötülükler de vicdanını duymayan insanlar tarafından oluyor.
  Birde insanlar çok güzel eleştiri yapıyor. Bir bilgi; eleştiri sadece kötü anlamda olmaz. İyi-kötü eleştiri vardır. Ortak paydası da daha iyiye teşvik olmalıdır. Ama günümüzde bırakın kötü eleştiriyi aşağılamaya dönüştürdüler eleştirmeyi de. Canımı en çok yakan eleştirilere değinmek istiyorum.
  Müslümanlara yönelik olanlar en başta yer alıyor. Kalbimi kılıçtan geçiriyorlar sanki. İşin garibi de bunu yapanların yine Müslüman olması. Bakıyoruz hocalarımıza, imamlarımıza veya Din Kültürü öğretmenlerimize "İşte bunları gördükçe dinden soğuyorum, böyle Müslüman mı olur?" gibi eleştiriler yapılıyor.(Hadi eleştiri diyelim.) Kardeşim o kadar iyi biliyorsan o kadar mükemmelsen zahmet olmazsa çıkta sen bize bir göster nasıl Müslüman olunuyor diye. "Mükemmel olan Müslümanlar değil İslam'dır." bu hatırlatmada bizden gelsin. Eğer dinimiz insanlara bakılarak öğrenilecek olsaydı Kitabımız indirilmezdi. Rabbim en güzel şekilde bize dinimizi insanlardan öğreneceğimiz bir düzen verirdi. Yok mu Müslümanlığını kötüye kullananlar tabi ki var ama onlara bol keseden sallayanların onlardan pek farkı olduğunu görmedim. Zaten gerçek Müslüman kendini ispata uğraşmaz ve eğer sen okur öğrenirsen kimse seni kandırmaz. Kimden uzak duracağını bilirsin, en sonunda sen doğruysan zaten diğerinden Rabbim seni uzak eder. Ve ne diyor ilk emir "Oku" devam ediyor "Yaradan Rabbi'nin adıyla oku." Ve sen kardeşim Rabbi'nin adıyla oku ki farkın olsun.
  Çok kısa da şu inançsızlık meselesine değinmek istiyorum. Kimsenin inancına karışmam. Ama kimsede inanana ve İslam'a laf etmesin. Ben sana saygı duyuyorsam hakkettiğim saygıyı sen de göstereceksin. Ve inanmayan kardeşim inanmayarak Allah'ın yarattığı çemberin dışına çıkmazsın, senin inanmamanda O'nun varlığına delildir. Nasıl mı? Sen zannediyor musun ki Allah açlık hissini yaratmasaydı açlık hissedecektin. Bil diye yarattı, tokluğun kıymetini bil. Aynen bu nedenle inançsızlığı yarattı inananın değeri artsın diye. Ve üstünlük ancak Takvadadır. Yani Allah katında...
  Birde geçenlerde "Başörtü kamuya girdi artık galaksi keşfederiz." diye bir yazı okudum. Utandım ne söyliyim utandım. Anneme baktım babaanneme baktım, utandım. Kardeşim sen orada nasıl bir bağlantı kurdun bilmiyorum. Seni ne rahatsız etti bilmiyorum. Bilmeyi hiç istemiyorum. Haber vereyim uzay istasyonumuz kuruluyor. İnşallah bir de galaksi keşfederiz gönlün olur.
  Yani rahatsız olduğum eleştiriler derken bana yönelik olan eleştirileri kastetmedim. Çünkü ne kadar eksiğim ben de farkındayım. Hatırlatanlardan da Allah razı olsun. Zayıftır hafızalarımız kendimize yönelik konularda, bu yüzden hatırlatmak iyidir, iyi gelir hafızaya.
  Hafızaya iyi gelen bir eylem de okumaktır ve yapabiliyorsak yazmak. Yazmak insanı eğitir okumak gibi. Tıpkı aile gibi. Yazdıklarını okurken döner gerilere hafızanı tazelersin, geldiğin yere bakıp kendini ne kadar eğittiğini görürsün. Hadi kötü haber tellallığı yapayım; yazmanın da eğitemediği insanlar gördüm. Ne müthiş bir hayal kırıklığı. Daha güzel kırılamaz ancak bu kadar güzel kırılabilirdi hayallerim.
  Yazmak ne zamandır can yakmak, aşağılamak oldu bilmiyorum. Ben çok geç farkına vardım anlaşılan. Bunu da benim aşırı derece iyi düşünme isteğime verelim. Olsun farkına vardık nihayet. Yazdıklarımla hiç bir zaman kırmak istemedim kimseyi. Kırdığımız varsa özür dileriz. Biz özür dilemeyi de biliriz. Eğer kırılan varsa açık yüreklilikle söylüyorum kendinde arasın sorunu. Diyeceksiniz "Peki niye özür diliyorsun?" Çünkü herkes kendine yakışanı yapar bu hayatta.
  Hayat seni sen yapar. Neysen ona dönüşürsün. Gidişler yaralar ve sağlamlaştırır tıpkı kalışlar gibi.
  Uzun ettim lafı farkındayım. Peki gitmek kısa bir eylem mi ki, gitmeye yazılan kısa olsun. Ben bir süreliğine gitmeye karar verdim. Belki bir süreliğine belki tamamen. Bu süre bir ayda olabilir bir yılda. İhtiyacım var uzaklaşmaya. Ama yazmayı bırakmaya değil zaten beni dinlendiren yazmak. Bloga ara vermek yazmaya ara vermek değil kesinlikle. Blog, yazmama sebep değildir; yazdıklarım bloğa sebeptir. Blogdan öncede yazıyordum. Tamamen kapatsam bile yazı devam edecek Allah'ın izniyle.
  Son satırlara geçmeden bir konuya daha değinmek istiyorum. Aşk benim için yazıdır, yazmak ise aşkın en güzel zikridir. Blog ismimin bendeki anlamı budur. Bir türlü yazamadığım "Hakkımda" yazısı için planlıyordum bu satırları nasip değilmiş. Bu yazının nasibiymiş.
  Ayrıca sevgi üzerine çok değiniyorum. Beni böyle sevgi pıtırcığı, dünyayı güllük gülistanlık gören, dünyadan bihaber sanmasınlar. Elleri buz kesmiş birisinin bir insanın kalbini ısıtmaya çalışması ne zordur tahmin edemezsiniz. Sırf birinin kalbi ısınsın diye son sevgi kırıntılarını satırlara aktarmak zordur. İnsanlar çok akıllı zannediyor kendini. Yazılanın, söylenenin ardındaki manayı göremediğimizi sanıyorlar. Büyük yanılıyorlar haberleri yok. Ben hissetmiyor muyum kim ne düşünüyor, anlamıyor muyum zannediyorlar. Hislerim kuvvetlidir, az yanılmışımdır hayatımda. İnsanı yaşı değil yaşadıkları büyütür çünkü. Küçük olaylardan büyük dersler almak gerekir. Gerekir bunlar, gerekir ki yanlışlar doğruları göstersin. Neyin doğru olduğunu bilmiyorsanız yanlışlardan uzak durun bu sizi doğruya götürecektir.
  Kendini doğru sanan çok, bu sözlerimde onlara değil zaten. Kibirleri ile yüksek duvarlar örüyorlar kendilerine. Kendi gibi olmayanları aşağılıyorlar. Ama yıkılacak yüksek duvarlı şaton. Öleceksin. Ölümü öldüremiyor insanoğlu, çıkacaksın mahşer meydanına. Rabbim'den niyazımdır; o gün onlara tek bir soru sormak istiyorum. Demek istiyorum ki; elinize ne geçti, yahu ne geçti. Ne geçti de bu kadar tepelerden uçtunuz. Nerede o yüksek başlarınız, eğilmez duruşlarınız. Kim bilir cevap alırız. Cevap almaya gerekte kalmaz belki. Herkes hesabını verecek, cehennemde yanılacaksa da tek olmayacağımın o kadar farkındayım ki. Ne gam, ne keder, bize Allah yeter...
  Neyse ben size sonuç olarak bir süreliğine ara vereceğimi yazmak istiyorum. Tabi söylenecek olanları da söylemeyi ihmal etmeden. Kalbi çok güzel insanlar tanıdım. Onlar kim olduklarını çok iyi biliyorlar. Tıpkı benim bildiğim gibi. Adlarını yazmayacağım. Yoksa diğerlerinin de adını yazmam gerekir. Hani hayal kırıklığı olanların. Yazdıklarım, tüm satırlar sadece blog adına yazılmadı. Yazdıklarımla sadece bloğu kastetmiyorum. Destek olan kalbi güzel olanlar yolunuz ve kalbiniz daima açık olsun. Sevgiyle kelam edin. Rabbim sizlerden razı olsun.
  Ara vereceğim, belki tamamen bırakırım bilmiyorum, ne söylesem yalan olur. Gelen yorumları paylaşıp cevaplayacağım bunun dışında bir şey olmayacak. Ama tamamen kapatmaya karar verirsem "Ben De Gittim" başlıklı bir yazı ile veda etmek isterim. Daha yazılmadı sadece başlığı belli. Bu karar da aniden verilmedi. Bir hışımla yazmadım bunları. Kanayana kadar bekledim, insanlar tam manasıyla kanatınca yazıldı bu satırlar. Ve umudumu kıranlardan da Allah razı olsun. Çünkü umut edeceğimiz insanlar değildir, Allah'tır. İşte bunu hatırlattılar bana.
  Ne deyim ki ben fazlasıyla doğru olan bu dünyaya fazlasıyla yanlışım. Ben eski zamanın insanı, şimdiki zamanın tutsağıyım...
  Her zaman olduğu gibi sevgiyle kalın...
 "Aşkı Zikreden Yazar" 


22 Şubat 2017 Çarşamba

Gökyüzü'nün Çocukları



  Çocukluk aitliktir. Bir çocuk anılara aittir en çok. Toprağın yağmur sonrası kokusuna, oyunların en heyecanlı anına aittir. Bir çocuk en çok gülümseyişe, evrenden büyük bir kalbe, bir çocuk saf temizliğe yakışır. Ve her çocuk Gökyüzü'nün Çocuğudur en çok. 
  Bilirim çocuklar kadar bakmaz kimse Gökyüzü'ne. Gökyüzü dargın olduğu kadar dargın değildir kimseye. Çocukları hatırlayın başları hep yukarıdadır. Çünkü alışkındır Gökyüzü'ne o başlar.
  Bilmem ki bileniniz var mı; bulutları bir şeylere benzetme oyunu vardı. Bu oyunun bir adı yoktu ama hep oynardık. Biz çok severdik, anlam yüklerdik bulutlara. Oohohohoo ne anlamlar çıkmazdı ki. Ejderhaların olmadığını kim söylemiş. Hadi oradan! Belli ki hiç bulutlara bakmayanlar söylemiş. Mesela biz göre bir çocuk Gökyüzü'nde olabilirdi. Bir kedi, köpekten kaçıp Gökyüzü'ne sığınmış olabilirdi.
  Bize göre olabilirdi bunlar ama ne mutluluktu çıkan anlamlar. Hele ki bulutların hareket ettiğine şahit olduğumda ki mutluluk görülmeye değerdi. Biz Gökyüzünün Çocuklarıydık. "Dık" diyorum çünkü zaman acı bir biçimde ne zamandır Gökyüzü'ne bakmadığımı fark ettirdi. Daha doğrusu bulutlara uzun süredir anlam yüklemiyordum. Bakıyordum ama bana ne anlattıklarını düşünmüyordum.
  Nasıl bir acı hissettim, anlatamam. Yaşayan bilir, sisteme boyun eğmektir bu. Ya Gökyüzü dargın mı bana. Halbuki sıcak yaz gecelerinde izlerim yıldızları. Daha güzel bir seyirlik var mıdır ki? Yağmur sonrası toprak kokusunu hâlâ çok seviyorum. Çocuk yanım benim geçmiş kokuyor. Çocukluk Treni bir kere ömürden geçiyor.
  Çocukluk Treni öyle bir tren ki tek bir hakkın oluyor. Bu trenin seferlerini sormayın hiçbir tren garından, bulamazsınız...
  Boşuna da aramayın çünkü bir daha ne o dönecek size, ne siz yakalayabileceksiniz onu. Ama hep çocuk yanınızı korursanız o trenden hiç inmeyeceksiniz. Ölüm sizi yakalayana kadar siz saf sevgiyi hep yakalayacaksınız.
  Peki kaçıranlar ne yapacak? Çoğalmayacak mı asık suratlar. Gökyüzü'nün Vefa Bilmez Çocukları artmayacak mı? Hani diyorum. Belki Çocukluk Treni'ndeki birine refakat edersiniz. Hani olur ya; çocuk tarafınız başarır bir çocuğun gözlerini yakalamayı. Ama bu çok zor. Çocukluğunu kaybedince bulmak çok zor. Çünkü kaybınız içinizde oluyor. Ve siz kendi labirentinizde tekrar tekrar kaybolabilirsiniz. Bilmiyorum işte küçük bir hatırlatma benimkisi sadece...
  Beni mi soracaksınız? Ben çocukluk treninden zorla indirilmeye çalışılan birisiyim. İnanın bu çok zor oluyor. Trende kalmak için çabalıyoruz. Çabamızın adı da "Delilik" oluyor. Ama biz sadece gülüyoruz. Yani bizim birden bire mutlu olup, birden bire üzülmemize siz depresyon diyorsunuz; biz yaşam belirtisi diyoruz...
  Tek borcum var şu hayatta o da Gökyüzü'ne. Ne acıdır; "En son Gökyüzü'ne bakıp bulut oyununu oynadım?" diye sormak. Ve kocaman bir sessizlikle kendine cevap verememek. Gökyüzü kırgın bana, dargın. Biliyorum ne hayallerim var saklı bağrında; kimseye anlatmadığı. Yağmur olup yağsa dahi kimseye fısıldamadı ona anlattıklarımı.
  Maviliği kucakladı bizi. Alabildiğine mavi, alabildiğine vefaydı Gökyüzü. Yastıktı bulutları. Ah şu yağmurları ne güzeldi sırılsıklam olması. Kimsenin sıcaklığını görmedik, güneş ısıttı kalbimizi. Bu yazı sana borcumdur Gökyüzü'm. Affet çocuklarını. Ve hayalimdir sana dokunabilmek. Sanki şeffafsın hayalimde, öyle bir hissim var. Ama hayal işte. Ve bunu sen çok iyi biliyorsun. Bu bütün çocuklarının hayalidir.
  Affet bizi. Yapılan kötülükleri gecene gizliyorlar. Halbuki senin gecende aydınlığı göremiyorlar. Ama ne tuhaf değil mi; sabahları da Gökyüzü'ne bakmıyorlar. Herhalde kalplerine geceyi çağırıyorlar. Yani işlerine geldikleri gibi kullanıyorlar gündüzü ve geceyi.
  Böyledir işte sancılıdır çocukluğu bırakmak. Ve imkansıza yakındır kaybedilen çocukluğu bulmak. Yazdıklarım yetersiz belki; Gökyüzü'nün Çocuklarını ve Gökyüzü'nün Kayıp Çocuklarını anlatmaya. Gökyüzü'nün kelimelerini bilsem belki daha iyi anlatırdım.
  Bildiklerimi yazmaya çalıştım. Neylersiniz dünya kelimeleri bilineni bile yazmaya yeterli değil.
  Bildiğim kelimelerle özür diliyorum senden Gökyüzü. Sana bakmadıkça kapkara lekeler oldu kalbimizde. Ne yazık ki bizim senin gibi aydınlatacak yıldızımız yok. Bir döngüye sahip "Ay"ımız yok. Sende tüm sonsuzluğunla affet bizi.
  Böyle işte Gönüldaşlar, hayat Gökyüzü'nün Çocuğu olmakla Gökyüzü'nün Kayıp Çocuğu olmak arasında gidip gelir. Dengesi olmaz bu düzenin birine ait olmayı bileceksiniz. Çünkü yaşam başka türlüsünü kabul etmez. Bahaneleriniz olmasın hayatta, ya kayıplarınız olsun ya kazandıklarınız . Hatta vazgeçerken bile bahaneniz olmasın hayatta. Böyle olması gerektiği için vazgeçin. Bazen vazgeçmek kazanmaktan daha zordur. Nefsinize yenilmeyin, siz nefsinizi yenin.
  Gökyüzünü hatırlayın, gökyüzüne baktıkça soluğunuzla içinize kaçan sonsuzluğu tadın. İçinize mavi kaçsın. Ve Gökyüzü'nün Çocukları yada Gökyüzü'nün Kayıp Çocukları unutmayın; "Kaybetmek iyidir, kazanmanın lezzetini öğretir."
  Sevgiyle... 
 
 
"Aşkı Zikreden Yazar"  


17 Şubat 2017 Cuma

Her Deli Yazmaz Ama Her Yazar Delidir

 Sabahlara uyanmamak, gecelere uyumamak; benim gibi bir adama mı özgüdür. Sabahları ağzında kesif bir sigara tadıyla uyanmayı bir ben mi bilirim. Damağımda bir hissizlikle uyanıyorum her sabah. Bildiğim kadarıyla sigara yüzünden. Öyle bir tatsızlık oluyor ki ilk dişlerimi fırçalıyorum. Macunun tadını almak rahatlatıyor beni. Biraz peynir atıyorum ağzıma sonra. İşte o zaman damağımın tadı geliyor. Bilmediğim kadarıyla da yaşadıklarımdan bu tatsızlık. Bunun için ne yapacağımı ise bilmiyorum. Zaman makinesi olsa yapar mıydım, yapmazdım. Çünkü bu insanlar bir yolunu bulur, zaman makinesini bile mahvederdi. Yani onunda dolandırıcılığı olurdu. Bilmediklerime bir şey yapmayalım o yüzden, geçelim...
  Geçelim dedim de bırakmalı mıyım sigarayı? Sigaranın edebiyatı var bana göre. İçki içmiyorum, o yüzden içkinin edebiyatı olmaz. O da bana göre tabi. Sigara böyle kendini yavaşça zehirlemek gibi. Her gün biraz daha zehir. "Her gün biraz daha zehir, yaşamı yaşanılır hale getirir." bu da yeni sloganım. Şimdi yazarken buldum. Bir kitabım var sigara üzerine. Tam 365 sayfa. Neden içtiğimi yazdım; olaylar örgüsü içinde. Kitabın sonuna da "Bütün yazdıklarım içme sebebimdir. Yazmadıklarım ise içilmemesi için gerekli sebeplerdir. Onu da sigara içmeyenler yazsın, bekliyorum." yazdım. Hâlâ bir cevap gelmedi yani bekliyorum. Peki niye bırakmıyorum sigarayı? Ben bir şey beni terk etmeden bırakamam. O terk etmeli ki bırakabileyim. Mesela sigarayı bıraktığım yerde bulamazsam, içmem. Bir süreliğine terk etti demek beni. Sorun değil gelmesini beklerim. beklerim ben ve beklediklerimi yazarım.
  Şu an 56 yaşında yalnız bir adam olarak, beklediklerimi yazıyorum. Hayat beni beklemeye almış. Şu beklentiler arasında bir kızım olsun isterdim. Saçları şiirden, gözlerinin hikayesi olan ve hayatı kocaman bir roman. Güneş saçlarını farklı renklere boyasın, yağmur  yaşları olsun yüzünde göz yaşları yerine, isterdim bunları. Şimdi soracaksınız "Evlendin mi?" diye. 56 yıllık ömrümde evlenmiş olabilirim. Ama aşık olduğuma eminim. Saçları şiirdendi, ne yazık ki hikayemiz roman olamadan yarım kaldı. İçimi yakansa hikayesine olmayacak bir adam aldı. Ve vasat dahi denilemeyecek bir roman çıktı ortaya. Yüzünü gözyaşları ıslattı. Ne yapabilirim dediğim gibi bırakmam için terk edilmem gerekirdi. Oysa basit bir terk edilme olmadı. Kimsesiz oldum ben. Şimdi soruyorum size ben evlenmiş miyimdir? Siz verin cevabını.
  Düzenli şeyler var hayatımda. İki sadık olanım var mesela. Kitaplar ve değerli okurlarım onlar tabi ki. İnanmazsınız ama okurlarım gelip evimde kalır. İmza günlerinde ben de onlara misafir olurum. Evimi şenlendirirler, yaşanmışlıklarımın arasına bir nebze yaşam karışır. Hepsi evlatlarım ama aralarında büyüklerim ve ahbaplarım var. Ve genellikle gençler bana nasıl bir insan olalım der. Cevap hiç değişmez "Benim gibi olmayın yeter." derim.
  Kitaplarım, benim güzel kütüphanem! Nefes aldığını duyarım bazı geceler. Kağıtların sesi, kelimeleri dolar geceye. Hiç terk etmediler beni. Hele kokuları, oksijenden kıymetli gibi. Bazen kızdığım zamanlarda; "Sizin de ayaklarınız olsa sizde terk ederdiniz beni." diyorum. Ederler miydi? Hayatı terk edilmişliklerle dolu bir insanın tüm samimiyetiyle söylüyorum ki "Terk edilmezlerdi." Kokularından bilirim vefakardırlar.
  Ve yazdığım karakterler var. Onları özgür bırakırım hep. Aranıza karışırlar, haberiniz olmaz. Sonra misafir olurlar, dedikodunuzu yaparız. Öyle kendimizce muhabbetlerimiz. Onlar benim parçam. Anlaşamadığımız zamanlarda oluyor. Beğenmiyorlar beni, yalnızlığımdan dem vuruyorlar. Bilmiyorlar ki yalnızlığım olmasa onlarda olmazdı. Ama bozmam onları hiçbir zaman. Başına gelenlerden Allah'ı suçlayan insan var. Halbuki kalpleri kadarlar. Kalplerinin ekmeğini yiyorlar. Bir yazarında dediği gibi "Herkes kalbinin ekmeğini yer, lezzetinden şikayet eden varsa önce kendi kalbini temizlesin." Durum bir çoğumuz için bundan ibaret. O yüzden karakterlerime bir şey demiyorum. Zamanın ateşinde pişecekler.
  Böyle işte biraz deli, biraz yazarım...
  Bu cümleden ibaretim. Ailemi mi soracaksınız? "Bir ton ton annem var kokusu huzur olan, bir babam var ki sakalları tecrübe olan. Bir de kız kardeşim var, işte o benim iyi yanım." bunları yazmayı çok isterdim. İsterdim böyle bir ailem olsun. Ama dedim ya terk edilmişim diye. Bu benim suçum değil biliyorum. Ama bildiklerimiz bazı acıları hafifletmiyor. Bazı acılara kabuk bağlatmıyor.
  Daha gencim, 56 yaşındayım. Belki ailemi bulur, belki hikayemizi tamamlar roman yaparız. Yaşayacaklarım ve yazacaklarım çok daha.
  Yazanlar da çok. Ama çoğu delirmemiş. İçlerinde sağlam delilerde var. İşte onlar sağlam yazanlar. Kızmasınlar bana delirdiklerinde asıl şimdi yazmaya başladıklarını anlayacaklar. Ben biraz deli, biraz yazarım. Sakın beni mutsuz sanmayın. Kırılan insanın kırıklarından acı sızar. Benim sızılar okyanus kurma peşinde. Bilmem ki günün birinde bir atlasta "Sızılar Okyanusu" diye adımız olur mu?
  Mutlu insan; kendini kandırmayan insandır. O yüzden kendimi kandırmıyorum. Yani mutluyum. Mutlu şeylerde yazarım, diyorum ya "Gencim yazacaklarım ve yaşayacaklarım çok." diye.
  Gece olmak üzere, dışarı da kar var. Ben dünyada bir yerlerden yazıyorum. Ve ben yaşlı bir adamım yoruldum. Unutmayın: "Her deli yazmaz ama her yazar delidir." Deli yazarlara, yazan delilere selâm olsun. Ve aklınızda bulunsun; "Biz deliyiz, diğerleri sadece sisteme boyun eğip akıllı taklidi yapanlar..."
 
"Aşkı Zikreden Yazar"
 
(Yazmak, mutlu olmak benim için yazdıkça mutlu oluyorum. Blogumda yazdıklarım benim çakıl taşlarım. Roman ise benim için her şeyiyle tamamlanmış ve nefes alan insanların yaşadığı bir ev. Ben evim için çakıl taşları biriktiriyorum. Hikaye denemeleri yaparak duvarlarını örmekteyim. Bir gün inşallah penceresinden bakıp insanları inceleyebileceğim.
Yazdığım içinse küçük bir karakter yazmaya ısınma turları diyebiliriz. Belki günün birinde elinizdeki kitabın baş karakteri olacak Deli Yazar'ımız. Önü açık gibi duruyor. Ne dersiniz?😊😊 Bu arada sigara içmiyorum. Ama yazarken böyle bir adamın varlığına inandım. Böyle yazdım. Sigara içmesem de tasvirlerime inandım. Çevremde sigara içen, yani yazılarımı okuduğum-sigara içen-biri olmadığı için o yüzden soramadım; oldu mu diye...Delilik bunu gerektirir, deli hissetmeyi. Belki neden içmemeli diye bir cevap yazısı yazarım. Deliliğin bir sınırı yok ne de olsa. Delirecek kadar akıllı olun, gerisi hallolur. Sevgilerimle...😉😉💓)

15 Şubat 2017 Çarşamba

#Mim Hayaller hayaller!



  Mimleri çok sevdiğimi söylemiş miydim? Çok seviyorum, belki de bu röportaj okumayı da çok sevmemden geliyor. Mesela bir oyuncu ya da bir yazarı araştırmak istersem röportajlarını okurum hep. Çünkü soruların cevapları iç dünyamızın fısıltıları oluyor. Ve çok güzel bir mim var karşımızda. Beni mimleyen Sevgili Berikanın Günlüğü'ne çok teşekkür ediyorum. Onun cevapları da çok güzel, eğer merak ederseniz bir ziyaret edin bloğunu.
  Geçelim benim cevaplara;
 
1) Hayal kurmaktan hoşlandığınız yer ya da zaman dilimi var mı?
 
  Hayal kurma konusunda üst düzey yetenekli olabilirim. Bir otobüsün camına başımı koyduğum anda, yastığı başımı koyduğum zamanlarda hemen hayal kurabilirim. Hatta uyumak için masal okunan bir çocuk olmadım. Şimdi iyi ki de öyle olmuş diyorum. Çünkü çok fazla masal okumak, hani bilim kurgu tarzı oluyor ya onlar hayal dünyasını öldürebilir. Tabi bu bana göre. Eğer bir gün anne olursam çocuğumla beraber hayal kurarım uyumadan önce. Kitap okuma alışkanlığını tabi ki kazandırmak isterim bu ayrı. Ama okuduğu kitapları canlı bir hayal gücüyle okumalı zannımca. Yani illa ki sınırlandırdığım bir zaman ya da mekan yok. Biz Her de Hayal Kurarız...😉😉😉
 
2) En çok neyin hayalini kurarsınız?
 
  Kitaplarla ilgili bir hayalim var. Yazar olmanın dışında bir şey bu. Bir gün gerçekleştirebilirsem inşallah sizlerle de paylaşmak isterim.
 
3) Şimdiye kadar çok hayalinizi gerçekleştirdiniz mi?
 
  Ah çoğu gerçekleştirme aşamasında. Başardıklarım ayrı, hayallerim ayrı yapacak bir şey yok.  Bekliyoruz ve hayatımızı hayallerimize göre şekillendiriyoruz. Yani hayal kurup neden olmadı diye ağlamak yerine, nasıl gerçekleştirebilirimin derdindeyiz...
  Ama şunu söylemem gerekir ki blog açmak hayallerime giden yolda canlı bir adımdır. Adımımı güzelleştiren ise sizlerin düşünceleri olacak. Ama kimsenin düşüncesi ne ilerlemem için ne durmam için etkili olabilir. Çünkü inanırım ki ilerleten ve durduran bizler değiliz. Destek ya da köstek olabiliriz. Hayatta insanlar genellikle köstek olur, bizim farkımız olsun; destek olalım...
  Ve beni blog açma konusunda yüreklendiren Gönüldaş'ıma çok teşekkür ederim. O kendini biliyor, hayatta tanıdığım nadir kalbi güzel insanlardandır.

4) Henüz gerçekleşmemiş ama ileride gerçekleşecek dediğiniz bir hayaliniz var mı?
 
  İnşallah gerçekleşecek dediğim, uğraştığım bir hayalim tabi ki var. Olmaz mı hayal kurmazsak nasıl yaşarız? İnşallah günün birinde adımın önünde Yazar-Şair ibaresini görmektir hayalim. İşte beni çok heyecanlandıran dünyada doldurmam gereken boşluk olduğuna hayalimdir bu. Çünkü bende insanların hayata küçük ya da büyük bir boşluğu doldurmak için geldiğine inanırım.  
 
  Geldik bir mimin sonuna daha, yenilerinde görüşmek üzere. Kimler mi yapsın, bu mimi çok sevdim okuyan herkes yapsın. Özellikle benim Sevgili Gönüldaşlarım yapsın. Ve yapanların cevaplarını okumayı istiyorum. Sevgilerimle...

(Biraz geç yayınladım mimi çünkü yazılarımı çok sık bir şekilde paylaşmayı sevmiyorum. Blogun da dinlenmesi gerektiğine inanıyorum.)

13 Şubat 2017 Pazartesi

Gün Gelir Kelimeler Olur Celladın


  Bazen kalemim defterin başında kimsesiz gibi. Bende yabancı kalıyorum ona. Çünkü ne yazacağımı bilmiyorum. Sanki kelimelerim kayıp, sanki yabancıyım kağıda, kaleme. Gülüşlerim kırık gibi bu günlerde. Sevinçlerim kursakta kalmış yarım. Kar mı dondurdu acaba hislerimi, yoksa yüreğim mi yaşıyor kışı.
  Kim anlıyor tam olarak diğerini? Ya beni anlayan oldu mu? Kalbimi tam manasıyla gören. Kalbimin acıdığını hissediyorum. Yaralanmış olmalı, sahi kaçıncı yara bu? Saydım mı? Saymam, sanırım sayıların sonsuzluğunca kırıklarım. Yaşım erken daha, sonsuz kırıklar devam edecek yani. Yook kendimi kandırmak gibi bir durumum yok, olmayacakta. Gerçekçi olmalıyız. Hayat, daha doğrusu insanlar canımızı acıtacak kadar gerçek.
  İnanın söz çok yaralayıcıdır. Bir insanın ağzında öldürücü bir silaha dönüşebilir. Ve o insan silahını hiç düşünmeden kullanır. Öldürmez yaralı bırakır. Ama bilmez ki zamanı gelince kendi kelimeleri onun celladı olacak. Azap edecek her gün. Ben hiç bir şey yapmayacağım. Yani yapmama gerek kalmayacak. Hayat kesecek yaptıklarının biletini. Kendi kelimelerinden bir otobüste azaba yolculuk edecekler.
  Ilımlı bir insan oldum hayatımda. İnşallah devamında da böyle olurum. Ağır kelimeler ediyoruz çünkü düşünmüyoruz. Beyni paslı çoğu kişinin. Kendine hizmet eden düşünceleri olanların ki ise bir imalat hatası gibi duruyor. Daha doğrusu zorla bozuyorlar beyinlerini. Bozuk beyin kalbe yanlış olanları iletiyor. Kalp kabul etmeyip geri bildirim gönderiyor. Beyin anlamıyor onu, kalp kırılıyor. Hasarlı bir beyin kırık kalp oluyor insanda. Kalbinin kırıklığı umurunda değil, kalpsiz olarak yola devam ediyor.
  Ah birde sevdiklerimin canını yakmıyorlar mı sözleriyle. Başka acıyor canım. Yaralı bir hayvan acı çeker ya o şekil oluyorum. Acım anlaşılmıyor, ses geliyor ama demek istediklerim, dediklerim dünya üzerindeki dillerden olmuyor. Sonuç, anlayan yok.
  Hayat bir yolculuk. Zor bir yolculuk, mevsimin bir düzeni yok. Aylar kaç gün anlaşılmıyor. Mesela her gün 24 saat olmuyor. Bazı günler asır gibi. Bazı yıllar bir gün gibi geçiyor. Havanın ne zaman kararacağı belli değil. Bazen günler hep gece olarak geçiyor. Geçiyor öyle bir geçiyor ki; şarap yapılmaya hazırlanan üzümler gibi ayaklar altına alıp geçiyor.
  Zaman hoyrat bir at gibi. Ne vakit hırçınlaşır kestiremiyoruz. Vücudum zamanın yaralarıyla dolu. Her tarafından zaman akıyor. Pansuman yapamıyorum. Tutamıyorum akan zamanı. Su gibi akıp geçtiği, katılaşıp dağ gibi geçilmez olduğu da oluyor. Oluyor bunlar, ölüyor kimileri. Ah şu dünyanın düzeni, doğuyor kimileri. Ya yaşayanlar, ölmek için yaşamalı. Halbuki tam tersini yaparak yaşıyoruz, daha da yaşamak için yaşıyoruz.
  Kimin yaşamını yaralayıp yaşadığımız önemli olmuyor. Vampir gibi yaşamları emiyoruz. İnsanız ya, vay be hakikaten bayağı insanız. Üzgünüm ama bayağılaştınız.
  Öyle haberler görüyorum ki. Yahu diyorum kelime yeter mi anlatmaya. Bir şey demeye var mı kelimen Büşra diyorum. Ne derim görsem acılara maruz kalanları. Üzgün olduğumu mu, hatalarının olmadığını mı? Geç geç Büşra "Bekleme Yapma" açıkçası. Sus, susmalısın belki de. Konuşman gereken yer, insan olman gereken yer.
  Ha birde bunları da siyasete bağlayanlar var ya. Yani size varda diyeceklerim; boşuna insanların gözlerini yorup, haklarına girmeyeyim. Siyaset, her şey siyaset. Açıkçası siyaset yapacak olsam siyaset okurdum. Öyle konuşurdum bu kadar bilmişçesine. Konuşmanın kolay olduğu şu dünya da bir şeyler yapar öyle konuşurdum.
  Ah şu kalem var ya niyeti kalem etmek. Neler yazdırdı bana, ne kelamlar etti? Var olsun kalemimiz. İnancım odur ki doğruları yazdırsın. İsteğim odur ki; adalet terazisi vicdan hep canlı olsun. Yazacağım odur ki; kalp beynin öğretmeni olsun. Temennim odur ki; beyinle kalbin alışverişi sağlıklı olsun.
  Gönüldaşlar, şu hayatta sağlıklı olması gereken bir şey varsa gönlümüzdür. Bolca sevgiyi, kocaman gülücüğü, iyi sözü, umudu eksik etmeyin. Acılar olacak kandıramam ne sizi ne kendimi. Yalnızlığınızı da sevin bana sorarsanız. Sormazsanız da kaliteli kalabalıklarınız olsun. Yalnızlığı seviyorum, yalnızın Rabbi olsun, kalabalığın boş gürültüsünden kim korkar.
  Gönlünüzdeki sevgiyle kelam edin, kırmasın kelimeniz. Kelimelerinizden sevgi kaleleri inşa edin, kırmasın kimseyi. Acı gülüşlere, güçlü bir gülücük savurun. Unutmayın  "Gün Gelecek Celladınız Olacak Kelimeleriniz" ona göre kelam edin...
  Sevgiden geldiniz, Sevgiyle var olun...
 
"Aşkı Zikreden Yazar"